Her şeye rağmen… Evet, tam olarak böyle başlamak istiyorum. Çünkü bu ülkede her şeye rağmen hâlâ güzel, sağlam ve umut veren şeyler oluyor. Ve bunu uzaktan bakan biri olarak değil; sahada, dosyanın başında, fabrikanın içinde, antrepoda ve banka masasının karşısında oturmuş biri olarak söylüyorum. Yıllardır muhasebenin, verginin, dış ticaretin içindeyim. Rakamlarla, tablolarla, mevzuatla uğraşıyorum ama asıl gördüğüm şey şu: İnsanlar pes etmiyor. Şekil değiştiriyor, uyum sağlıyor, öğreniyor ve yolunu buluyor. Bu çok kıymetli.
Sermaye kaçar, kur oynar, mevzuat değişir… Ama çalışkanlık sabit. Sabah dükkânını açan esnaf, yeni pazar arayan ihracatçı, ürününü geliştirmeye çalışan üretici hâlâ işinin başında. Özellikle KOBİ’lerde gözle görülür bir bilinç artışı var. Eskiden “satarsak bakarız” denilen yerde artık maliyet konuşuluyor, fire oranı takip ediliyor, nakit akışı planlanıyor. Bu bir zihniyet değişimi. Ve uzun vadede en değerli yatırım da bu zaten. Bir işletmenin ayakta kalması artık şansa değil; disipline, takibe ve gerçekçi kararlara bağlı. Bunu öğrenenler yoluna devam ediyor.
Artık devasa yatırımlar değil, akıllı hamleler kazandırıyor. Büyük fabrikalar kadar; küçük atölyeler, butik markalar, niş ürünler de sahnede. Bir konteyner değil belki ama bir palet gönderiliyor. Az ama kârlı. İşte fark burada. Daha az risk, daha kontrollü büyüme ve sürdürülebilirlik… Bunlar kulağa sıkıcı gelebilir ama para tam olarak burada kazanılıyor. Özellikle mikro ihracat ve e‑ticaret tarafında ciddi bir olgunlaşma var. İnsanlar artık sadece satmayı değil; iade oranını, lojistik maliyetini, müşteri memnuniyetini de hesaplıyor.
Z kuşağı çok konuşuluyor ama bence az anlaşılıyor. Bu kuşak ne sadece hayalci ne de umursamaz. Aksine; şartları çok erken okuyup ona göre pozisyon alan, hızlı karar veren ve klasik kalıplarla fazla oyalanmayan bir yapı var. Türkiye’de Z kuşağının önemli bir kısmı sistemi romantize etmiyor. Kimseye körü körüne bağlanmıyor ama tamamen kopuk da değil. İşine yarayanı alıyor, yaramayanı eliyor. Bu pragmatizm, içinde bulunduğumuz dönemde ciddi bir avantaj. Dijital dünyayı doğal ortamı gibi kullanmaları, küresel pazarı küçük yaşta tanımaları ve alternatif gelir modellerine açık olmaları çok kıymetli. E‑ticaret, yazılım, içerik üretimi, danışmanlık, mikro ihracat… Bunlar onlar için istisna değil, norm. Üstelik bu işler için devasa sermaye değil; bilgi, hız ve süreklilik gerekiyor. Bu da iyi haber.
Son yıllarda Türkiye’de belirgin bir milliyetçilik dalgası var. Ama bu, eski usul slogan milliyetçiliğinden farklı. Daha çok ekonomik bağımsızlık, yerli üretim, kendi ayakları üzerinde durma refleksi. İnsanlar artık sadece bayrakla değil; üreterek, ihraç ederek, katma değer yaratarak ülkesine katkı sağlamak istiyor. Bu, son derece sağlıklı bir damar. Yerli markalara sahip çıkılması, yerli teknolojinin desteklenmesi, dışa bağımlılığın sorgulanması… Bunların hepsi doğru milliyetçiliğin işaretleri.
İşte burada küçük ama samimi bir temenni geliyor: Milliyetçilikle birlikte liberalizmin de güçlenmesi harika olurdu.
Yani devletin stratejik alanlarda güçlü olduğu ama bireyin, girişimcinin, üreticinin önünü açtığı bir denge. Daha az bürokrasi, daha öngörülebilir kurallar, daha çok serbest rekabet. Çünkü gerçek güç, sadece korumakta değil; özgür bırakmakta da ortaya çıkar. Milliyetçilik üretimi motive eder, liberalizm ise üretimi hızlandırır. İkisi birlikte olursa ortaya çok sağlam bir yapı çıkar. Bu denge kurulabildiğinde; Z kuşağının enerjisi, girişimcinin cesareti ve ülkenin potansiyeli aynı çizgide buluşur. Ve işte o zaman sadece ayakta kalmak değil, gerçekten büyümek mümkün olur.
Türk iş insanı kriz yönetiminde ustalaştı. Kur artışı mı var? Fiyatlama revize edilir. Mevzuat mı güncellendi? Alternatif yol bulunur. Finansman mı zorlaştı? Vade, model, ortaklık yeniden düşünülür. Bu refleks kitaplarda yazmaz. Eğitimde anlatılmaz. Sahada öğrenilir. Ve bizde fazlasıyla var. Bugün hâlâ ayakta olan her işletme, aslında küçük birer kriz yönetimi hikâyesi. Eskiden sadece muhasebecinin bildiği şeyler, artık işletme sahibinin gündeminde. Nakit akışı, kâr marjı, borçlanma dengesi, stok devir hızı… Bunlar konuşuluyor. Bu da daha sağlıklı kararlar demek. Kısa vadede mucize yaratmaz belki ama uzun vadede işletmeyi güçlendirir.
Umut = Disiplin
Umut romantik bir duygu değil. Doğru stok yönetimi, gerçekçi bütçe, ölçülü risk… Bunları yapan ayakta kalıyor. Ben sahada şunu çok net görüyorum: Duygusal değil, hesaplı hareket edenler kazanıyor. Acele etmeyen, veriyi takip eden, gerektiğinde küçülmeyi bilenler yoluna devam ediyor. O yüzden tamamen umutsuz değilim. Aksine; doğru bakan için hâlâ çok fazla fırsat olduğunu düşünüyorum.
Bu ülkede iş yapmanın zor olması, insanları kırmadı; sertleştirdi. Dayanıklılık artık bir kültür. Bugün plan yapanlar, yarını da düşünüyor. Yedek planı olmayan neredeyse kalmadı. Bu da önemli bir kazanım.
Bu ülkede iş yapmak zor olabilir ama anlamsız değil. Yorucu olabilir ama karşılıksız değil. Hâlâ emek verenin, aklını kullananın ve vazgeçmeyenin yolunu bulabildiği bir yer burası. Ve evet… İyi şeyler oluyor. Sessiz, gösterişsiz ama sağlam. Biraz dikkatle bakmak yeterli.


