Türkiye’de ekonomi artık sadece grafiklerle, tablo ve oranlarla anlatılacak bir konu değil. Rakamlar bize bir şey söylüyor ama insanlar sahada bambaşka bir hayat yaşıyor. İstanbul, yıllardır Türkiye’nin ekonomik motoru olarak övülüyordu; iş olanakları, yüksek gelir fırsatları ve sosyal hareketlilik şehrin cazibesini artırıyordu. Ancak bugün sahada gördüğümüz tablo tamamen değişti. İnsanlar artık sadece para kazanmak için değil, hayatta kalabilmek için mücadele ediyor. Çalışıyor ama geçinemiyor; çalışmayanlar işsiz sayılıyor ama aslında çok daha fazlası sistemin dışında.
Son açıklanan verilere göre Türkiye genelinde işsizlik oranı %8,1 olarak kaydedilmiş durumda. İşsiz sayısı yaklaşık 2 milyon 819 bin kişi. İlk bakışta tablo “fena değil” gibi görünebilir, hatta bazı çevreler bu oranı Avrupa ülkeleriyle kıyaslayarak düşük bulabilir. Ancak bu resmi rakamların perde arkasında yaşananlar çok daha çarpıcı. Çünkü işsizlik oranı sadece aktif olarak iş arayan kişileri kapsıyor. Yani iş bulamayan ama umudunu kaybedenler, alanı dışında düşük ücretli işlerde çalışanlar, yarı zamanlı işlerde geçinmeye çalışan gençler ve sisteme yabancılaşmış bireyler bu sayının dışında kalıyor. Eğer onları da hesaba katarsak, işsizlik hissi resmi rakamların çok üzerinde ve sahadaki kriz çok daha derin.
Özellikle genç işsizlik çok daha çarpıcı. 15–24 yaş arasındaki gençlerde işsizlik oranı %14,3. Genç erkeklerde bu oran %11,9, genç kadınlarda ise %19 seviyesinde. Ama asıl sorun şudur: Türkiye’de her dört gençten biri ne çalışıyor ne de eğitimde. Yani diploma var, ama sistemin içinde yeri yok. Üniversite mezunu, iki dil bilen bir genç, hâlâ asgari ücret seviyesinde iş arıyor ve bu artık istisna değil, norm haline geldi. Bu durum, gençler için yalnızca ekonomik değil, psikolojik bir yük haline gelmiş durumda. Gençler, eğitimlerini tamamlamalarına rağmen sistemin onları doğru konumlandırmadığını fark ediyor ve bu da büyük bir umutsuzluk yaratıyor.
İşgücüne katılım oranı ise sadece %52,1. Yani toplumun yarısı zaten sistemin dışında. Diğer yarısı çalışıyor ama geçinemiyor. İstanbul özelinde baktığımızda bu tablo çok daha sert bir hâl alıyor. İstanbul hâlâ Türkiye’nin ekonomik motoru sayılıyor ama artık şehir bir fırsatlar şehri değil, bir dayanıklılık testi haline geldi. Ortalama maaşlar 25–35 bin TL civarında, kiralar 15–25 bin TL arası, diğer yaşam maliyetleri de eklenince çoğu insanın geliri gideri karşılamıyor. İnsanlar çalışıyor ama hayatta kalmak için mücadele ediyor; yaşamaktan ziyade sadece ayakta kalıyorlar.
İstanbul’un bu ekonomik baskısı, bir göç dalgasını da beraberinde getirdi. Özellikle uzaktan çalışabilen beyaz yakalılar Anadolu şehirlerine yöneliyor. Orta sınıf, küçük işletme sahipleri ve yeni evlenen genç çiftler artık İstanbul’u tercih etmiyor. Tekirdağ, Balıkesir, Çanakkale ve İç Anadolu’nun daha sakin şehirleri, yeni yaşam merkezleri haline geliyor. İnsanlar aynı parayı kazanıp daha rahat ve yaşanabilir bir hayat sürmek istiyor. Bu göç, klasik anlamda iş veya eğitim göçü değil; daha çok ekonomik ve yaşam kalitesi göçü olarak tanımlanabilir. İnsanlar artık sadece gelir değil, yaşam standartları ve psikolojik sağlık için de şehirden uzaklaşmayı tercih ediyor.
İstanbul’da yaşayanların psikolojik durumu da tabloyu daha çarpıcı hâle getiriyor. İnsanlar çalışıyor ama kendilerini güvende hissetmiyor. “Yarın işten çıkar mıyım?”, “Bu maaşla ne kadar dayanabilirim?”, “Gelecek planı kurmak mümkün mü?” gibi sorular hayatın her köşesinde dönüyor. Bu durumun adı psikolojik işsizlik ve bu da ölçülmeyen ama sahada en yaygın yaşanan krizlerden biri. İnsanlar fiilen çalışıyor olsalar da kendilerini sistem dışında hissediyor ve bu da bir tür tükenmişlik yaratıyor.
İşsizliğin ve yaşam maliyetinin yanı sıra İstanbul’un sosyal dokusu da değişiyor. Daha önce İstanbul’un cazibe merkezi olmasını sağlayan unsurlar, giderek zorlayıcı hâle geliyor. Yoğun trafik, yüksek kira, pahalı sosyal aktiviteler ve temel ihtiyaçların maliyetleri, insanların şehirle ilişkisini zayıflatıyor. İnsanlar artık şehir için değil, şehirler insanlar için var demeye başladı. Doğaya dönüş, Anadolu’ya taşınmak artık bir trend değil, bir ekonomik zorunluluk hâline geldi.
Önümüzdeki 10 yıl İstanbul’un nüfusu tamamen boşalacak mı? Hayır, boşalmaz. Ancak şehirdeki nüfus profili değişecek. Zenginler ve şehirde kalmak zorunda olanlar İstanbul’da kalacak, orta sınıf ve genç profesyoneller ise şehirden uzaklaşacak. İstanbul bir mega şehir olarak kalacak, ama orta sınıfın şehri olmaktan çıkacak. İnsanlar artık şehirde yaşamak yerine Anadolu’da, küçük şehirlerde daha iyi bir yaşam kurmayı tercih ediyor. Bu değişim, şehirdeki iş gücü yapısını ve sosyal dinamizmi de etkileyecek.
İstanbul’un geleceği, yalnızca nüfus büyüklüğüyle değil, bu nüfusun şehirle ilişkisiyle de ölçülecek. İstanbul hâlâ büyüklüğü ve ekonomik gücüyle dikkat çekiyor, iş olanaklarıyla cazip görünüyor, ama orta sınıfın ve gençlerin hayat standardı açısından cazibesi giderek azalıyor. İnsanlar aynı geliri daha düşük maliyetle elde edebilecekleri şehirleri tercih ettikçe İstanbul’un demografik yapısı değişecek.
Bu tabloyu bir mali müşavir gözüyle incelediğinizde görülen şey net: İstanbul hâlâ ekonomik bir merkez, ama yaşam maliyeti ve iş gücü yapısı nedeniyle artık orta sınıfın ve gençlerin ideal şehri değil. Resmi işsizlik %8,1, genç işsizlik %14,3, atıl işgücü %29,9… Rakamlar durumu anlatıyor, ama sahadaki gerçekler çok daha sert. İnsanlar çalışıyor ama geçinemiyor, gençler diplomalarına rağmen işsiz, orta sınıf şehirden uzaklaşıyor. İstanbul’un ekonomik motor olarak gücü devam edecek, ama ruhu ve orta sınıf nüfusu yavaş yavaş kaybolacak.
Sonuç olarak, İstanbul bir gün tamamen boşalmaz ama her yıl biraz daha insan kaybedecek ve şehir, eskisi gibi kalmayacak. İnsanlar artık şehirde yaşamayı değil, şehirden kaçmayı planlıyor; ekonomik kararlar, yaşam kalitesi ve psikolojik sağlığı öncelik hâline getiriyor. İstanbul hâlâ Türkiye’nin kalbi, ama kalbinde artık orta sınıf ve genç nüfusun ritmi giderek yavaşlıyor.


