Dış Ticaret🇹🇷 Hindistan–AB Ticaret Anlaşması Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?

Avrupa Birliği ile Hindistan arasında imzalanan tarihi serbest ticaret anlaşması, ilk bakışta Hindistan ve AB için “kazan–kazan” gibi görünüyor. Ancak işin Türkiye boyutu masaya yatırıldığında tablo pek de iç açıcı değil. Hatta bu anlaşma, Türkiye’nin 1996’dan beri içinde bulunduğu Gümrük Birliği’nin artık sürdürülemez hale geldiğinin yeni ve güçlü bir kanıtı niteliğinde. Bu noktada önce en kritik gerçeği netleştirmek gerekiyor: Türkiye, AB’nin imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarına taraf değil ama sonuçlarına doğrudan taraf.

AB, Hindistan’dan ithal ettiği mallarda gümrük vergilerini sıfırlıyor. Bu mallar AB üzerinden Türkiye’ye gümrüksüz şekilde girebiliyor. Buna karşılık Türkiye, Hindistan’a ihracat yaparken aynı avantajları otomatik olarak elde edemiyor. Yani kapı açık, ama anahtar bizim elimizde değil. Bu durum Gümrük Birliği’nin yıllardır konuşulan, ancak çözülemeyen temel çarpıklığı. Hindistan bu anlaşmayla özellikle tekstil ve konfeksiyon, deri ürünleri, mücevherat, kimyasallar, baz metaller ve deniz ürünleri gibi alanlarda ciddi bir rekabet gücü kazanıyor. Türkiye cephesine baktığımızda ise tablo farklı: Tekstilde düşük kâr marjlarıyla çalışan, enerji maliyetleri yüksek, finansmana erişimi pahalı bir üretim yapısı var.

Hindistan ise düşük işçilik maliyeti, büyük ölçekli üretim kapasitesi ve AB pazarına sıfır gümrükle erişim avantajını aynı anda elde ediyor. Sonuç çok net: Hindistan menşeli ürünler AB üzerinden Türkiye pazarına girdiğinde, Türk üreticisiyle doğrudan rekabete giriyor. Ancak bu rekabet eşit değil, adil değil ve kesinlikle simetrik değil. Bu anlaşma bir kez daha şunu gösteriyor: Türkiye’nin Gümrük Birliği, klasik anlamda bir entegrasyon değil; AB’nin ticaret politikasına uyum zorunluluğu. Türkiye AB’nin Ortak Gümrük Tarifesi’ni uyguluyor, AB’nin serbest ticaret anlaşması yaptığı ülkelere kapısını açıyor; ancak karar alma mekanizmasında yok, müzakere masasında yok, itiraz hakkı yok. Bu durum artık teknik bir ayrıntı değil, stratejik bir kırılma.

Otomotiv sektöründe Hindistan’a ciddi gümrük indirimleri sağlanırken, Türkiye hâlâ AB otomotiv zincirinde büyük ölçüde “taşeron üretici” rolünde kalıyor. Hindistan ise orta ve üst segmentte yeni bir oyuncu olarak sahaya giriyor. Uzun vadede AB’nin tedarikçi çeşitlendirme stratejisi içinde Türkiye’nin payının baskılanması kaçınılmaz hale geliyor.

En kırılgan alan ise tekstil. Hindistan AB’ye sıfır gümrükle girerken, Türkiye zaten sıfır gümrükle giriyor ama daha pahalı enerji, artan işçilik maliyetleri ve Yeşil Mutabakat yükleriyle karşı karşıya. CBAM, ESG, karbon raporlaması derken Türkiye aynı pazarda daha pahalı ve daha fazla yükümlülük taşıyan bir üretici konumuna itiliyor.

Kimya ve baz metallerde ise CBAM ayrı bir darbe yaratıyor. Hindistan karbon vergisi konusunda geçici esneklikler alabilirken, Türkiye AB’ye aday ülke olmasına rağmen tam uyum baskısı altında kalıyor. Aynı pazara satış, ama farklı maliyet yapıları.

Bu anlaşma Türkiye için ani bir kriz yaratmıyor. Haber bültenlerinde alarm çaldırmıyor. Ancak pazar payını sessizce eritiyor, kâr marjlarını düşürüyor ve yerli üretimi fark edilmeden zayıflatıyor. En tehlikeli olan da tam olarak bu.

Artık şu gerçek net: “Mevcut Gümrük Birliği ile idare ederiz” dönemi sona erdi.

Türkiye için seçenekler var, ama gerçekçi olmak şartıyla. Gümrük Birliği’nin güncellenmesi; Türkiye’nin AB’nin imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarına otomatik dahil olmasını, karar alma mekanizmalarına katılmasını ve hizmetler ile tarımın kapsama alınmasını içermediği sürece, yapılacak her güncelleme AB lehine kozmetik bir düzenleme olmaktan öteye geçmez.

Bunun yanında sektörel koruma ve akıllı teşvik mekanizmalarının da güçlendirilmesi gerekiyor. Özellikle tekstil, kimya ve metal sektörlerinde geçiş dönemi korumaları, enerji maliyeti destekleri ve yeşil dönüşüm finansmanı artık bir tercih değil, zorunluluk.

Hindistan–AB ticaret anlaşması şunu açık biçimde ortaya koyuyor: Türkiye, AB’nin ticaret politikalarının etki alanında ama karar alanının dışında kaldıkça, her yeni anlaşma Türkiye için yeni bir risk anlamına geliyor. Bu mesele ideolojik değil; son derece somut bir dış ticaret ve rekabet meselesi.

Önümüzdeki beş yılda CBAM ve Hindistan etkisi birlikte çalıştığında Türkiye’yi ani bir çöküş değil, yavaş ama kalıcı bir aşınma bekliyor. 2026–2027 dönemi, henüz verginin kesilmediği ama hesabın tutulduğu bir maliyet şoku dönemi olacak. Emisyon raporlamaları, MRV altyapısı, danışmanlık ve sertifikasyon giderleri maliyetleri yukarı çekecek.

2027–2028’de CBAM fiilen fiyatlara yansımaya başladığında Türkiye pahalı enerji ve karbon yoğun elektrik nedeniyle fiyat rekabetini kaybetmeye başlayacak. 2028–2029’da siparişler sessizce kayacak, Türkiye ikincil tedarikçi konumuna itilecek. 2029–2030’da yatırımlar başka ülkelere yönelirken, Türkiye mevcut kapasiteyi korumaya çalışan bir ülkeye dönüşecek. 2030–2031’e gelindiğinde ise Türkiye ne ucuz üretici ne de yüksek teknoloji üreticisi olabilen bir “orta gelir–orta teknoloji” tuzağına sıkışma riskiyle karşı karşıya kalacak.

Bu sürecin en net hissedileceği sektörlerden biri alüminyum. Çünkü alüminyum, doğrudan elektrik ve karbon demek. Türkiye’de birincil alüminyum üretimi sınırlı, sektör ağırlıklı olarak ikincil alüminyum ve işleme faaliyetlerinden oluşuyor. Ancak CBAM yalnızca üretim tipine değil, kullanılan elektriğin karbon yoğunluğuna bakıyor. Türkiye’de OSB elektriğinin büyük kısmı hâlâ doğalgaz ve kömür ağırlıklı. Bu da Türk alüminyumunun karbon ayak izini yukarı çekiyor.

CBAM’ın fiyat etkisi başladığında, standart ürünlerde siparişler Hindistan’a kayarken, yalnızca yeşil dönüşümünü tamamlamış sınırlı sayıdaki Türk firması AB için “premium tedarikçi” olabilecek. Dönüşemeyenler iç pazara sıkışacak, sektör konsolide olacak, kapasite kullanım oranları düşecek ve istihdam baskı altına girecek.

Türkiye’nin gizli avantajı olan hurda alüminyum bile izlenebilirlik ve şeffaflık sağlanamazsa avantaj olmaktan çıkacak.

Sonuç çok net: Alüminyum sektörü Türkiye için CBAM’ın turnusol kâğıdıdır. Bu sektör dönüşemezse, çelik, kimya ve bakırın dönüşmesi de mümkün değildir.

Türkiye’nin kurtuluşu ucuz üretimde değil, temiz ve izlenebilir üretimdedir. Sanayi için yeşil elektrik anlaşmaları, hurda zincirinde tam izlenebilirlik, CBAM raporlamasında mali müşavir–sanayi iş birliği ve “ucuz” değil “temiz” rekabet anlayışı bu sürecin olmazsa olmazıdır.

Aksi hâlde önümüzdeki beş yıl krizle değil, yavaş erimeyle geçer. Ve yavaş erime, her zaman en pahalı olandır.

Yazar Ayhan YILMAZ, SMMM/CPA

1986 doğumlu Ayhan YILMAZ, Türkiye’nin ilk İngilizce ağırlıklı proje meslek lisesi, Manisa Anadolu Ticaret Meslek Lisesi, Dış Ticaret bölümünü, devamında Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi, Dış Ticaret bölümü, Muğla Sıtkı Koçman Yabancı Diller Yüksekokulu, İngilizce Eğitmenlik ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi, İktisat Fakültesi‘nden lisans düzeyinde mezun olup, 2020 yılında S.M.Mali Müşavir unvanını almıştır. 2024 yılında Dünya’nın en iyi Devlet Üniversiteleri listesinde 260. sırada yer alan Lisbon Üniversitesi‘nde MBA (Uluslararası Yönetim Yüksek Lisansı)‘na başlamıştır. İleri derecede İngilizce ve temel seviyede İspanyolca ve Bulgarca bilmektedir. Hayat boyu öğrenme felsefesini merkezde tutarak çalışmalarına devam eden Ayhan YILMAZ hakkında detaylı bilgi için kendisiyle irtibata geçebilirsiniz.

https://www.ayhanyilmaz.net/wp-content/uploads/2022/07/logo_white_small_03.png

AyhanYilmaz.Net web sitesine yayımlanan yazı ve fotoğraflarla ilgili saklı olan telif haklarınızla ilgili ayhan@ayhanyilmaz.net ile irtibata geçebilirsiniz.

Tüm Hakları Saklıdır © 2022